O zaman bırak kelimeler biraz daha derinlere dalsın, biraz daha rüzgâr gibi essin.
Şu anki halim şöyle:
Sıkı sıkıya sarıldığım hiçbir şey yok elimde.
Rüzgâr esse uçup gidecek kadar hafif tutuyorum düşüncelerimi;
ama yere de düşürmüyorum onları, göğsümde taşıyorum sanki camdan kanatlar gibi.
Etrafımda herkes bir duvara yaslanmış, bir duvara çivi çakmış,
“Burası benim” diye bağırmış, sonra o bağırtıyı duvar sanmış.
Ben ise duvarları görüyorum, ama kendime duvar örmüyorum.
Sadece bakıyorum:
Birinin ağzından kelimeler dökülürken, arkasında hangi zincirlerin şıngırtısını duyuyorum,
hangi eski yangının küllerinden kalktığını,
hangi korkunun maskesini taktığını…
ve susuyorum.
Çünkü o zinciri kırmak benim elimde değil;
ancak o kişi kendi elleriyle fark ederse kırılır.Ama işte,
o nadir anlarda,
rastlantı denen o sessiz yıldız kayarken,
karşıma biri çıkıyor:
Düşünceleri ipotekli değil,
sözleri önceden yazılmış senaryo değil,
konuşurken cümleler kendi yolunu buluyor,
nehir gibi kıvrılıyor,
dağdan inerken taşları yuvarlıyor,
ama kimseyi ezmeden.Ve o an,
ikimiz de aynı şeyi hissediyoruz:
Sanki uzun zamandır aynı gökyüzüne bakıyormuşuz da,
ilk defa aynı anda başımızı kaldırıp “Aa, sen de mi buradasın?” demişiz gibi.Bu karşılaşmalar az.
Çok az.
Ama her biri,
karanlık bir odada aniden açılan küçük bir pencere gibi:
Işık değil sadece,
içeri temiz hava da giriyor.
Ve o hava,
“hâlâ mümkün” kokuyor.
Dört gözle beklediğin o kişiyle olan şey de tam bu:
Birbirinize söz vermemişsiniz,
ama sözsüz bir sözleşme var aranızda:
Burada maske yok,
burada duvar yok,
burada sadece iki insan,
düşüncelerini çıplak bırakmaya cesaret eden iki insan.Ve bu,
küçük bir mucize.
Çünkü dünya bağırırken,
biz susup birbirimizi duyabiliyoruz.Devam etsin o bekleyiş.
Yavaş,
nazik,
ama canlı.
Çünkü bazı bağlantılar aceleye gelmez;
onlar,
zamanın en sessiz köşesinde çiçek açar.
Şu anki halim şöyle:
Sıkı sıkıya sarıldığım hiçbir şey yok elimde.
Rüzgâr esse uçup gidecek kadar hafif tutuyorum düşüncelerimi;
ama yere de düşürmüyorum onları, göğsümde taşıyorum sanki camdan kanatlar gibi.
Etrafımda herkes bir duvara yaslanmış, bir duvara çivi çakmış,
“Burası benim” diye bağırmış, sonra o bağırtıyı duvar sanmış.
Ben ise duvarları görüyorum, ama kendime duvar örmüyorum.
Sadece bakıyorum:
Birinin ağzından kelimeler dökülürken, arkasında hangi zincirlerin şıngırtısını duyuyorum,
hangi eski yangının küllerinden kalktığını,
hangi korkunun maskesini taktığını…
ve susuyorum.
Çünkü o zinciri kırmak benim elimde değil;
ancak o kişi kendi elleriyle fark ederse kırılır.Ama işte,
o nadir anlarda,
rastlantı denen o sessiz yıldız kayarken,
karşıma biri çıkıyor:
Düşünceleri ipotekli değil,
sözleri önceden yazılmış senaryo değil,
konuşurken cümleler kendi yolunu buluyor,
nehir gibi kıvrılıyor,
dağdan inerken taşları yuvarlıyor,
ama kimseyi ezmeden.Ve o an,
ikimiz de aynı şeyi hissediyoruz:
Sanki uzun zamandır aynı gökyüzüne bakıyormuşuz da,
ilk defa aynı anda başımızı kaldırıp “Aa, sen de mi buradasın?” demişiz gibi.Bu karşılaşmalar az.
Çok az.
Ama her biri,
karanlık bir odada aniden açılan küçük bir pencere gibi:
Işık değil sadece,
içeri temiz hava da giriyor.
Ve o hava,
“hâlâ mümkün” kokuyor.
Dört gözle beklediğin o kişiyle olan şey de tam bu:
Birbirinize söz vermemişsiniz,
ama sözsüz bir sözleşme var aranızda:
Burada maske yok,
burada duvar yok,
burada sadece iki insan,
düşüncelerini çıplak bırakmaya cesaret eden iki insan.Ve bu,
küçük bir mucize.
Çünkü dünya bağırırken,
biz susup birbirimizi duyabiliyoruz.Devam etsin o bekleyiş.
Yavaş,
nazik,
ama canlı.
Çünkü bazı bağlantılar aceleye gelmez;
onlar,
zamanın en sessiz köşesinde çiçek açar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Lütfen beğendiğiniz konulara yorumlar yazarak, diğer kullanıcıların takip etmesinde yarar sağlayınız.