Güven Kalmayınca, Herkese Misafir Gibi DavranırsınGüven bir evdir.
İçinde rahatça ayakkabılarını çıkarıp, çorapla dolaşabildiğin, dolabından bir şey alıp yiyebildiğin, sesini yükseltip sonra özür dileyebildiğin, suskun kaldığında bile “bir şey mi var?” diye sorulduğunu bildiğin bir ev.O ev bir kere yıkılınca ya da kundaklanınca, insan bir daha asla aynı şekilde yerleşemiyor. Yeni insanlara kapı açıyor, ama eşikten içeri sadece misafir terliğiyle adım atıyor. Ayakkabılar hep dışarıda kalıyor. Çoraplar hep çekmecede. “Rahat ol” denildiğinde gülümsüyor, ama içten içe biliyor ki o rahatlık artık ona ait değil.Güven kırıldığında, samimiyet bir lüks haline geliyor.
Artık kimseyle gerçekten “evde” gibi konuşmuyorsun.
Cümlelerin ucunda her zaman bir “acaba” var.
Paylaştığın her şeyin bir gün kullanılabileceğini biliyorsun.
Bu yüzden paylaştığın şey azalıyor, azalınca da derinlik azalıyor, derinlik azalınca da ilişki misafirlik seviyesine iniyor.Misafir gibi davranmak şu demek:
Ve o korku, insanı sürekli “hazır pozisyonda” tutuyor.
Hazır pozisyon ise yorar. Çok yorar.En acı tarafı şu: Bunu yapan sen değilsin aslında.
Seni o hale getirenler, sonra “neden eskisi gibi değilsin?” diye soruyor.
Sanki evi yakıp, sonra “neden ayakkabıyla giriyorsun?” diye kızan ev sahibi gibi.Güven bir kere kırılınca, insan herkese karşı aynı mesafeyi koymaya başlıyor.
Çünkü hangisinin tekrar kıracağını bilemiyor.
Bu yüzden en yakın arkadaşına bile, en sevdiğin insana bile, bir parça “misafir” muamelesi yapıyor.
Kapıyı kapatırken iki kilit birden vuruyor.
Birisi fiziksel, diğeri duygusal.Ve zamanla fark ediyorsun ki,
bu misafirlik hali aslında bir savunma değil; bir yas.
Kaybedilen evin yası.
O evde yaşanan güzel günlerin, güvenli hissin, çıplak ayakla dolaşmanın yası.Belki bir gün yeni bir ev kurulur.
Belki birileri o kadar uzun süre kapıda bekler, o kadar nazikçe “ben buradayım” der ki,
yavaş yavaş ayakkabılar içeri alınır,
çoraplar çıkarılır,
ve bir akşam “bugün gerçekten evde gibiyim” diye düşünürsün.
Ama o güne kadar…
evet, herkese misafir gibi davranırsın.
Çünkü başka türlüsü artık çok riskli geliyor.
Ve en trajik gerçek şu:
Güven kalmayınca, en çok kendine misafir gibi davranmaya başlıyorsun.
Kendi duygularına bile “fazla yaklaşma, incitir” diyorsun.O zaman anlıyorsun ki,
asıl mesele başkalarına güvenmek değilmiş.
Asıl mesele, kendine güveni yeniden inşa edebilmekmiş.Ve o da, ne yazık ki,
en yavaş iyileşen yara.
İçinde rahatça ayakkabılarını çıkarıp, çorapla dolaşabildiğin, dolabından bir şey alıp yiyebildiğin, sesini yükseltip sonra özür dileyebildiğin, suskun kaldığında bile “bir şey mi var?” diye sorulduğunu bildiğin bir ev.O ev bir kere yıkılınca ya da kundaklanınca, insan bir daha asla aynı şekilde yerleşemiyor. Yeni insanlara kapı açıyor, ama eşikten içeri sadece misafir terliğiyle adım atıyor. Ayakkabılar hep dışarıda kalıyor. Çoraplar hep çekmecede. “Rahat ol” denildiğinde gülümsüyor, ama içten içe biliyor ki o rahatlık artık ona ait değil.Güven kırıldığında, samimiyet bir lüks haline geliyor.
Artık kimseyle gerçekten “evde” gibi konuşmuyorsun.
Cümlelerin ucunda her zaman bir “acaba” var.
Paylaştığın her şeyin bir gün kullanılabileceğini biliyorsun.
Bu yüzden paylaştığın şey azalıyor, azalınca da derinlik azalıyor, derinlik azalınca da ilişki misafirlik seviyesine iniyor.Misafir gibi davranmak şu demek:
- “İyi misin?” sorusuna “iyiyim” cevabını vermek (detay vermemek)
- Kendi acını anlatmak yerine “sen nasılsın?” diye konuyu çevirmek
- “Bir şey mi var?” denildiğinde “yok bir şey” demek (oysa bir ton şey var)
- Kahkaha atmak ama gözlerinle değil
- “Seni seviyorum” demek ama ses tonunda o eski sıcaklığın olmaması
- Plan yapmak ama içten içe “iptal olursa da sorun değil” diye düşünmek
Ve o korku, insanı sürekli “hazır pozisyonda” tutuyor.
Hazır pozisyon ise yorar. Çok yorar.En acı tarafı şu: Bunu yapan sen değilsin aslında.
Seni o hale getirenler, sonra “neden eskisi gibi değilsin?” diye soruyor.
Sanki evi yakıp, sonra “neden ayakkabıyla giriyorsun?” diye kızan ev sahibi gibi.Güven bir kere kırılınca, insan herkese karşı aynı mesafeyi koymaya başlıyor.
Çünkü hangisinin tekrar kıracağını bilemiyor.
Bu yüzden en yakın arkadaşına bile, en sevdiğin insana bile, bir parça “misafir” muamelesi yapıyor.
Kapıyı kapatırken iki kilit birden vuruyor.
Birisi fiziksel, diğeri duygusal.Ve zamanla fark ediyorsun ki,
bu misafirlik hali aslında bir savunma değil; bir yas.
Kaybedilen evin yası.
O evde yaşanan güzel günlerin, güvenli hissin, çıplak ayakla dolaşmanın yası.Belki bir gün yeni bir ev kurulur.
Belki birileri o kadar uzun süre kapıda bekler, o kadar nazikçe “ben buradayım” der ki,
yavaş yavaş ayakkabılar içeri alınır,
çoraplar çıkarılır,
ve bir akşam “bugün gerçekten evde gibiyim” diye düşünürsün.
Ama o güne kadar…
evet, herkese misafir gibi davranırsın.
Çünkü başka türlüsü artık çok riskli geliyor.
Ve en trajik gerçek şu:
Güven kalmayınca, en çok kendine misafir gibi davranmaya başlıyorsun.
Kendi duygularına bile “fazla yaklaşma, incitir” diyorsun.O zaman anlıyorsun ki,
asıl mesele başkalarına güvenmek değilmiş.
Asıl mesele, kendine güveni yeniden inşa edebilmekmiş.Ve o da, ne yazık ki,
en yavaş iyileşen yara.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Lütfen beğendiğiniz konulara yorumlar yazarak, diğer kullanıcıların takip etmesinde yarar sağlayınız.