Neden bu kadar korkuyorum kaybetmekten?
Bakıyorum etrafıma. Bu ev, bu eşyalar, bu telefon, şu masanın üzerindeki yarım fincan kahve… Hepsi “benim” diye işaretlenmiş gibi duruyor. Ama içimde bir yer biliyor ki, hiçbirinin gerçekten benim olmadığını. Geldiğimde yoktular, giderken de olmayacaklar. Sadece bir süreliğine yanımda, sanki biri “al, biraz kullan, sonra bırak” demiş gibi.Çocuğumun gülüşü mesela. O kadar benim ki bazen, sanki onsuz ben de yokum. Ama o gülüş bile emanet. Onun ciğerlerinden, onun damarlarından, onun ruhundan doğuyor; ben sadece tanıklık ediyorum. Bir gün başka bir bedende, başka bir hayatta başka bir biçimde çiçek açacak belki. Ya da hiç açmayacak. Benim elimde değil.
Sevdiğim insanlara da aynı şey oluyor. Onları “benim” diye sahiplenmeye çalıştığım her an, içimde bir sıkışma başlıyor. Sanki giderlerse ben de dağılacağım. Ama sonra durup bakıyorum: Onlar da emanet. Benim için yaratılmadılar; ben de onlar için yaratılmadım. Bir kesişme noktasında buluştuk, birbirimize ayna olduk bir süre. Güzel olan da bu zaten: birbirimize emanet edilmiş olmamız.
Kaybetme korkusu işte tam burada büyüyor bence. “Benim” dediğim şeyi kaybetmekten değil aslında; “ben” dediğim şeyi kaybetmekten korkuyorum. Çünkü o “ben”i, sahip olduklarımla, sevdiklerimle, anılarla, yarınlara dair planlarla örüp duruyorum. Onlar gidince, sanki o örgü çözülecek ve altında hiçbir şey kalmayacakmış gibi hissediyorum.
Ama son zamanlarda başka bir şey fark ediyorum. Emanet olduğunu gerçekten kabul ettiğim anlarda korku küçülüyor. Yerine tuhaf bir hafiflik geliyor. Sanki biri omzumdaki kocaman çantayı almış, “bırak artık taşımayı, sadece yürü” demiş gibi.
Şimdi elimdekilere daha farklı bakıyorum. “Teşekkür ederim” diyorum içimden. Kahveye, eve, gülüşe, gözyaşına, hatta acıya bile. Çünkü hepsi geçici bir hediye. Ve geçiciliği kabul etmek, onları daha derinden sevmek demek galiba. Sıkı sıkı tutmak yerine, avuçlarımı açıp “gel, durduğun kadar dur” demek.
Kaybetmekten korkmuyorum artık o kadar. Çünkü kaybettiğimde aslında hiçbir şey kaybetmiyorum. Emanet olanı geri vermekten başka bir şey yapmıyorum. Ve belki de asıl mesele bu: geri vermeyi öğrendiğimde, gerçekten almayı da öğreniyorum. Hayatın kendisiyle, çıplak hâliyle, hiçbir “benim” etiketi olmadan temas etmeyi.Biliyor musun… Bazen düşünüyorum, belki ölüm dediğimiz şey de tam bu: en büyük emaneti, yani tüm “ben” yanılsamasını, usulca geri vermek. Ve o anda korkacak hiçbir şey kalmıyor geriye.
Böyle hissediyorum işte şu sıralar. Sen ne dersin? Senin iç sesin ne fısıldıyor bu konuda?
Seda Pekgöz
Bakıyorum etrafıma. Bu ev, bu eşyalar, bu telefon, şu masanın üzerindeki yarım fincan kahve… Hepsi “benim” diye işaretlenmiş gibi duruyor. Ama içimde bir yer biliyor ki, hiçbirinin gerçekten benim olmadığını. Geldiğimde yoktular, giderken de olmayacaklar. Sadece bir süreliğine yanımda, sanki biri “al, biraz kullan, sonra bırak” demiş gibi.Çocuğumun gülüşü mesela. O kadar benim ki bazen, sanki onsuz ben de yokum. Ama o gülüş bile emanet. Onun ciğerlerinden, onun damarlarından, onun ruhundan doğuyor; ben sadece tanıklık ediyorum. Bir gün başka bir bedende, başka bir hayatta başka bir biçimde çiçek açacak belki. Ya da hiç açmayacak. Benim elimde değil.
Sevdiğim insanlara da aynı şey oluyor. Onları “benim” diye sahiplenmeye çalıştığım her an, içimde bir sıkışma başlıyor. Sanki giderlerse ben de dağılacağım. Ama sonra durup bakıyorum: Onlar da emanet. Benim için yaratılmadılar; ben de onlar için yaratılmadım. Bir kesişme noktasında buluştuk, birbirimize ayna olduk bir süre. Güzel olan da bu zaten: birbirimize emanet edilmiş olmamız.
Kaybetme korkusu işte tam burada büyüyor bence. “Benim” dediğim şeyi kaybetmekten değil aslında; “ben” dediğim şeyi kaybetmekten korkuyorum. Çünkü o “ben”i, sahip olduklarımla, sevdiklerimle, anılarla, yarınlara dair planlarla örüp duruyorum. Onlar gidince, sanki o örgü çözülecek ve altında hiçbir şey kalmayacakmış gibi hissediyorum.
Ama son zamanlarda başka bir şey fark ediyorum. Emanet olduğunu gerçekten kabul ettiğim anlarda korku küçülüyor. Yerine tuhaf bir hafiflik geliyor. Sanki biri omzumdaki kocaman çantayı almış, “bırak artık taşımayı, sadece yürü” demiş gibi.
Şimdi elimdekilere daha farklı bakıyorum. “Teşekkür ederim” diyorum içimden. Kahveye, eve, gülüşe, gözyaşına, hatta acıya bile. Çünkü hepsi geçici bir hediye. Ve geçiciliği kabul etmek, onları daha derinden sevmek demek galiba. Sıkı sıkı tutmak yerine, avuçlarımı açıp “gel, durduğun kadar dur” demek.
Kaybetmekten korkmuyorum artık o kadar. Çünkü kaybettiğimde aslında hiçbir şey kaybetmiyorum. Emanet olanı geri vermekten başka bir şey yapmıyorum. Ve belki de asıl mesele bu: geri vermeyi öğrendiğimde, gerçekten almayı da öğreniyorum. Hayatın kendisiyle, çıplak hâliyle, hiçbir “benim” etiketi olmadan temas etmeyi.Biliyor musun… Bazen düşünüyorum, belki ölüm dediğimiz şey de tam bu: en büyük emaneti, yani tüm “ben” yanılsamasını, usulca geri vermek. Ve o anda korkacak hiçbir şey kalmıyor geriye.
Böyle hissediyorum işte şu sıralar. Sen ne dersin? Senin iç sesin ne fısıldıyor bu konuda?
Seda Pekgöz

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Lütfen beğendiğiniz konulara yorumlar yazarak, diğer kullanıcıların takip etmesinde yarar sağlayınız.